NEJAT ÇUHADAROĞLU İLE ÇUHADAROĞLU, HİSART VE TARİH ÜZERİNE…

Hisart’dayız. Öneminden bahseder misiniz biraz?
Hisart  Canlı Tarih ve Diorama Müzesi. Dünyada ilk ve tek olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü ziyaretçilerimiz yaklaşık bin senelik savaş tarihinin hem maketlerini, hem fotoğraflarını ve resimlerini hem de gerçek kıyafetlerle giydirilmiş mankenleri ve tarihi eserleri aynı anda görüyorlar.

1/72’den 1/1’e kadar giden bir skala üzerinden her ölçekte canlandırma yapıyoruz. Dünyadaki benzer müzeler, bu tarz bir maket yapmayı bırakın hiç maket yapmadan sergileme yapıyorlar. Örneğin Çanakkale Savaşı maketini, içindeki karakterleri orijinal ekipmanları ve kıyafetleriyle birlikte yanında sergiliyoruz. Sadece Türk askeri olarak değil diğer İngiliz, Fransız, Avustralyalı ve Yeni Zelandalı askerleri de koyuyoruz. Bunu tüm aksesuarlarıyla birlikte tam takım haline getirip uygulamak bizi farklı kılıyor. Buna ek olarak konuyu destekleyen fotoğraf, tablo, minyatür de sunuyoruz. Bu şekilde ziyaretçilerin algılaması daha kolay hale gelmiş oluyor. Olayın derinliğini, ortamın havasını hissettirip gerçekçiliğini sağlıyor ve hikayeyi daha iyi anlatmış oluyoruz.

Boş kıyafetleri, şapkaları sergilemek bana göre cansız ve itici. O anı bana anlatmıyor. İçi boş. O adamı görmek istiyorum. Ne giyinmiş, neresine ne takmış? Bu sayede ziyaretçiler müze içerisinde bir nevi Zaman Yolculuğu deneyimi yaşıyorlar. İstediğiniz kadar film, belgesel, animasyon yapın bu kadar gerçekçi anlatamazsınız. Bunu 1000 senelik tarih içinde yapmak ise çok daha zor. Doğu Roma, Bizans, Selçuklu Dönemi, tüm Osmanlı Dönemi ve bunların devamında 1. Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı, Vietnam ve Kore var. Kıbrıs Barış Harekatı, Körfez Savaşı, 15 Temmuz Darbe Kalkışması var. Fırat Kalkanı da var şimdi Afrin de olacak. Bu tarzda anlatım yapan tek müze Hisart.

Kimlerle çalışıyorsunuz?
Hem müze içerisinde atölyem var hem de evde. Fırsat buldukça da maket yapıyorum. Ayrıca çok ciddi kitap, dergi ve fotoğraf arşivim var, ders çalışmak için! Çünkü doğru malzemeyi doğru yerde kullanmanız gerekiyor.

Bizzat siz mi ilgileniyorsunuz maketlerle?
Evet aynen öyle. Maketlerin tamamını şu son seneye kadar ben yapıyordum. Şimdi bir atölye ve ekip kurdum.

Bire bir boyuttakileri de siz mi yapıyorsunuz?
Müzedeki bütün canlandırmaların yapımını başından sonuna kadar şahsen kontrol ediyorum çünkü böyle bir entegre çalışma şekli oldukça zor. Dönemi, malzemeyi, aksesuarları tanımayı gerektiriyor. Sinema dilinde anlatırsak hem senaryoyu yazıyorum hem yazdığım senaryoyu yönetiyorum hem de kurgusunu yapıyorum. Ayrıca kostüm designer da benim, görüntü yönetmeni de ve sanat yönetmeni de…

Bütün bunları siz nasıl yapıyorsunuz?
Çünkü hepsiyle tek tek ilgilenmezsem daima bir şeyler eksik kalıyor. Dünya Müzecilik tarihinde bunu 150 senedir yapan olmamış. Ülkeler, kurumlar birleşmiş yine olmamış.

YURT DIŞINDA SERGİLER AÇMA PLANIMIZ VAR
Peki daha büyük bir ekip kurmayı düşünüyor musunuz?
Belirttiğim gibi bu sene bir ekip kurdum çünkü artık her şeye yetişemiyorum. Ayrıca müzemizin bir takım projeleri var. Yurt içi ve yurt dışında sergi projeleri var. Dünyanın belli başlı ülkelerinde sergiler açmak istiyoruz. Avustralya ve Yeni Zelanda’da Çanakkale Savaşı sergisi, Rusya Kremlin’de Osmanlı sergisi açmak istiyoruz.
Daha önce bu tarz sergiler olmadı değil mi?
Yurt dışında hiç olmadı. Yurt içinde oldu. İlk sergimizi 2012 yılında Yıldız Sarayı’nda açtık. Sonrasında bu müzeyi yapmakla uğraştım. 2015‘te hem Çanakkale ile ilgili bir sergi açtık hem de T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Çanakkale Savaşları Tanıtım Merkezi’nin müze haline getirilmesini Hisart olarak sağladık ve tüm teşhir ve tanzim işlerini 2 ay gibi rekor bir sürede bitirdik. 2016 yılında Antalya EXPO-2016 Fuarı’nda sergi açtık. 2017 yılının başında Akasya Kültür Merkezi’nde 6 ay süren bir sergi çalışmamız oldu. Aynı yılın Ramazan ayında Haliç Kongre Merkezi’nde 1 ay süreli Osmanlı sergisi açtık. Akabinde 29 Ekim 2017 tarihinde Ankara Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen 29 Ekim Cumhuriyet Resepsiyonu kapsamında 1 gün süre ile yapılması istenen sergimiz, yoğun beğeni neticesinde gelen talep üzerine 1 ayı geçkin süre sergilendi. Bu yıl, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın 90. kuruluş yıldönümüne istinaden Ankara Cumhuriyet Müzesi’nde açılan sergiye müzemizin koleksiyonlarından eserler talep edilmiş ve sergilenmiştir. Son olarak da Sultan Abdülhamid Han’ın vefatının 100. yıldönümünde müzemiz bünyesinde ‘Sultan Abdülhamid Han Anma Sergisi’ çalışmamız ziyaretçilerle buluşmuştur. 

BİSİKLETE BİNMEZ YOLLARA RESİM YAPARDIM
Tarihe duyduğunuz merak epeyce eskiye dayanıyor değil mi? Nasıl başladı?
Aslında bunu bu kadar başarılı ve hızlı yapmamın nedeni, resim ve heykele duyduğum ilgi ve yetenek. Ressam ve heykeltıraş bir aileden geliyorum. Annem, Güzel Sanatlar Akademisi Resim ve Heykel Bölümü mezunu. Ondan gelen bir yetenek. O yüzden iyi ve hızlı maket yapabiliyorum. Elim kalem tuttuğundan beri resim yapan, çizgi roman çizen bir adamdım. Bisiklete binmez yollara resim yapardım.

Çuhadaroğlu olarak sektöre adını veren ‘Çekomastik’ imalatımız vardı. Oyun hamuruna benzeyen bir malzemedir. Hayatım bu malzemeyle insan, hayvan figürleri yaparak geçti. Bu sayede çok ciddi görsel hafızam oluştu. Hisart’taki her canlandırmada, o kurguyu ve gerçekçiliği verebilmek için tarih ve coğrafya bilgisine ciddi bir görsel hafızanın eşliği de gerekiyor.

🔍 DİORAMA, MÜZECİLİĞİN ZİRVESİDİR
Aslında çok fazla parametresi var.
Çok fazla. Zaten onun için diorama yapmak bu işin zirvesidir. Saydığım özellikler gerekiyor çünkü.

Coğrafya da bilmeniz gerekiyor. Malzeme bilgisi gerekiyor.
Aynen öyle. Renklerin tonunu bilmeniz lazım ve yerine göre bilmeniz lazım. Denizin, taşların rengi, bitki örtüsünün rengi coğrafi koşullara göre değişir. Hepsini bilip doğru kullanmanız gerekir. Makette kullandığınız araçların eskimişliği, yıpranmışlığı hatta tozunun bile gerçekçi olması gerekir. Yoksa oyuncak gibi durur. Giydirilen kıyafetlerin de o mankenin üzerinde uygun durması gerekiyor. Bu da ayrı bir uzmanlık. Her şapka her insana yakışmaz. Her kılık kıyafet o mankene yakışmaz, seçmeniz gerekiyor.
Gerçekten oldukça zor bir iş. Çok fazla uzmanın bir araya gelip iş çıkarması lazım bence.
Zor olduğu için dünyada ilk ve tek zaten. Kesinlikle uzmanlık gerektiriyor.

Ekip kurmanız da zor olmuştur.
Evet, sürekli her şeyi kontrol etmek durumunda kalıyorum. Maketçiler bile kendi aralarında gruplara ayrılır. Figür boyayan, uçak yapan, gemi yapan ayrıdır ama ben hepsini yapıyorum; ayrı dönemleri çalışırlar, ben her dönemi çalışıyorum; ayrı ölçekte çalışırlar ben her ölçekte çalışıyorum.

HİSART OLARAK MAKET EĞİTİM ATÖLYESİ KURACAĞIZ
Oldukça geniş bir ekip kurmanız gerekecek gibi duruyor.
Bazı ekipler de benim bakış açıma yakın maketler üretmeye başladılar ancak yeterli seviyede değil. Bu sebeple önümüzdeki aylarda müze bünyesinde bir maket eğitim atölyesi kuracağız. İlkokul, ortaokul, lise talebeleri ve yetişkinler için. Maket insana çok şey katıyor; birincisi beyninizi çalıştırıyor, ikincisi elinizi çalıştırıyor, üçüncüsü araştırma yetinizi ve dürtünüzü canlandırıyor. Yaparken de daha detayını ve tekniğini öğreniyorsunuz. Ne yazık ki Türkiye bu konuda eksikleri olan bir ülkedir. Hobi edinme özelliğimiz yok. Hobileriniz nelerdir sorusuna memlekette hep ‘kitap okumak, spor yapmak’ şeklinde cevap verilir, bunlar hobi değil zorunluluktur, tıpkı nefes almak gibi. Bana göre hobi kültürü o ülkenin kültür seviyesiyle ciddi şekilde bağlantılıdır. 10 küsur milyonluk Yunanistan bile 80 küsur milyonluk ülkemizden katbekat daha fazla hobiye sahip.

Eğitim sistemimiz de çok eksik bu konuda, çünkü insanları yeteneğine göre yönlendiremiyor. İnsanlar yetenekleri doğrultusunda çalışmadığı için işlerini sevmiyorlar ve mutsuz oluyorlar. Bu da insanların yaptıkları işe karşı saygısız olmasına neden oluyor. Her sektörde var bu maalesef.

AHMET ÇUHADAROĞLU, SEKTÖRÜNDE DUAYEN BİR KİŞİ
Çuhadaroğlu’na geçelim mi? Herkes bilir tarihini ama bahsetmek ister misiniz?
Rahmetli babam Ahmet Çuhadaroğlu’nun tek başına sıfırdan kurduğu bir firma. Yakında onunla ilgili bir kitap da yayınlayacağız çünkü sektöründe duayen olmuş bir kişi. O zamanki yokluklardan kurtularak köyden gelip ilkokuldan sonra ortaokul ve liseyi İstanbul’da okuyarak hayatının yönünü değiştirmiş, sonrasında Mimar Sinan Üniversitesi’ni yüksek mimar olarak bitirmiş ve mimar olmuş. Köyünde kalsa belki de çiftçi olacaktı. Mimar oluyor fakat tatmin olmuyor çünkü 1950’li yıllarda mimarlara duyulan ilgi alaka zayıf. Bu yüzden bir demir doğrama atölyesi kuruyor. Sonrasında alüminyumun demirden daha sağlıklı ve uzun ömürlü bir malzeme olduğunu keşfediyor ve alüminyumla çalışmaya başlıyor. -Bu vizyon tabii, sektörde neler olduğunu takip etmeyle alakalı bir şey.- Bu alüminyum doğramalara izolasyon lazım diyor ve Çekomastiği keşfediyor. Bu şekilde şu an içerisinde bulunduğumuz, Hisart’ın yer aldığı binanın altında küçük bir atölye kuruyor. Daha sonra büyüyor ve Haramidere’deki fabrikamızın temelleri atılıyor. Çuhadaroğlu, şu anda 60 bin metrekarelik tesis alanı ile alüminyum profil üretimi, dökümhane tesisi, eloksal ve fırın boya tesisleri ile alüminyum doğrama üretimini bir arada yapabilen dünyanın sayılı entegre tesislerinden biri oluyor.

“TERECİYE TERE SATIYORUZ”
Genelde onlar ayrı oluyor sanırım?
Tabii. Kumaşı da biz üretiyoruz, o kumaştan terziliği de biz yapıyoruz. Bina terziliği aynı insan terziliği gibidir; her bina, her proje birbirinden farklıdır.

Çuhadaroğlu Türkiye’de sektöründe ilk ihracat yapan firma. İlk Libya’ya sonra Suudi Arabistan, Türki Cumhuriyetler ardından Almanya, Fransa, İngiltere ve sonrasında ABD’ye ihracata başladık. Yani tereciye tere satıyoruz. Bunu da %100 yerli Çuhadaroğlu teknolojisi ile yapıyoruz. Çünkü 30 yılı aşkın süredir AR-GE departmanımız var, Türkiye’de sektörün ilk AR-GE departmanını kuran firmayız. Kendi testlerimizi dünya standartlarında kendimiz yapıyoruz ve yurt dışına bağımlı değiliz, teknolojik olarak da bağımlı değiliz. Bunun dışında Çuhadaroğlu Metal firmasını kurduk. Bu da satıcı ve uygulayıcı bayileriyle hem yurt içinde hem yurt dışında iş yapıyor ve ayrıca Çuhadaroğlu sistemlerinin malzeme ve aksesuarlarının satışını gerçekleştiriyor.

MARKA OLABİLMEK İÇİN İHRACAT ŞART
İhracattaki son durumunuz nedir?🔍 
İhracatımız her geçen gün artıyor. Üretimimizin % 20’sinden fazlasını ihraç ediyoruz ancak daha fazlasını hedefliyoruz. ABD ve Körfez Ülkeleri ile ilgili ciddi çalışmalarımız var.

Bu 2023 hedefleri doğrultusunda bir hedefiniz var mı?
Bizim ihracat hedefimiz 2023 ile sınırlı değil ya da sadece onun beslediği bir motivasyonla yürümüyor. Bir firma yaptığı işlerde mutlaka uluslararası çapta bir marka olmalı. Marka olabilmek için de ihracat yapmanız lazım. Aslında bu kadar basit. Bu hedefiniz her zaman olmalı. Bu şekilde büyüyebilirsiniz.

Evet genelde Türkiyeli markalarda, yurt içi pazarda işler iyi gitmediği anda üzerine düşülen bir konu haline geliyor ihracat.
Zaten Türkiye gibi bir ülkede döviz kurları sürekli değişkenlik gösteriyor. Belli bir dengeye oturtabilmeniz için mutlaka her firmanın ihracat yapması zorunlu. Ayakta kalabilmesi, dalgalanmalardan etkilenmemesi için bu şart.

Global markalaşma konusunda nasıl bir yol izliyorsunuz?
Markamızı tanıtmak ve dış pazar payımızı artırabilmek için senelerdir, Afrika, Avrupa, Balkanlar ve Asya ülkelerinde fuarlara katılıyoruz. Çok farklı ülkelere satışımız, ihracatımız devam ediyor. Dış bayilikler veriyoruz, onların eğitimleriyle ilgileniyoruz. Son konjonktürde biraz ertelendi ama uluslararası büyük birtakım firmalarla iş birliği yapmayı planlıyoruz. Zaten bu şekilde uluslararası bir firmayla ilişki kurduğunuz takdirde otomatik olarak dünyadaki tüm pazarlara girmiş oluyorsunuz.

TÜRKİYE DÜNYANIN KÜLTÜR TARİHİ AÇISINDAN EN ZENGİN ÜLKESİ
Peki iletişim çalışmaları ne durumda?
Son dönemde Türkiye’nin yurt dışındaki marka algısı biraz zayıfladı. Hele ki 15 Temmuz’dan sonra ciddi sıkıntılar yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. O sıkıntıların aşılması gerekli, bu durum Türk firmaların ihracatını etkiliyor.

Türk halkının şunu özellikle anlaması gerekiyor: Biz dünyanın merkezindeyiz. Biz sadece doğu ile batıyı birleştirmiyoruz. Aynı zamanda kuzey ve güneyi de birleştiriyoruz. Sultanahmet’te Yerebatan Sarnıcı’nın yanında, Bizanslıların Milyon Taşı (Million) vardır. 4. yüzyılda 1. Konstantinus tarafından dikildiği kabul edilen taş dünyanın merkezi ve sıfır noktası olarak kabul edilir. 1884 yılına kadar sıfır meridyeninin Milyon Taşı’nın bulunduğu İstanbul’dan geçtiği kabul edilirdi. Sultanahmet’e gidin Milyon taşını göreceksiniz ancak tabii buna inanmayabilirsiniz.

İstanbul’un yaşı kaç? 8 bin, belki 10 bin. Göbeklitepe kaç yaşında? 12 bin. Bu ne demek biliyor musunuz? Bilinen dünya tarihindeki en eski medeniyet Mısır Medeniyeti, yaşı 5 bin. Bu 12 bin, arada 7 bin sene var. Göbeklitepe’nin keşfi ile dünyanın medeniyet tarihi değişti.

Kültür tarihi olarak dünyanın en zengin ülkesi Türkiye. Farklı uygarlıkların buraya yerleşmeleri de bu sebeptendir. Stratejik ve jeopolitik olarak da dünyanın merkezidir. Dünyanın merkezinde olursan herkesin gözü senin üzerinde olur, başın dertten kurtulmaz. Yani Türkiye’nin aslında çok büyük bir potansiyeli var. Hayatta her şeyin bir nedeni bir de bedeli vardır. Dünyanın merkezinde oluşunun bedeli eğer bilinçli, bilgili, birlik olmazsan seni paramparça edebilecek olmalarıdır. Seni tarihe gömerler. Aynı 10 bin sene önceleri olduğu gibi, uygarlıklar böyle yok oluyor. Herkes zannediyor ki bugünkü dünyada bunlar olmuyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun yok olacağını kim tahmin edebilirdi? Çarlık Rusya’sının ya da. Tarih böyle bir şey, olmayacak diye bir şey yok. Tarih tekerrürden ibarettir, ama sadece bilgisiz ve cahiller için. Çünkü geçmişinden ders almazsan aynı hataları tekrar yapar ve bedel ödersin, hatta yok olursun. Tarihte 10-20 senenin hiç önemi yok, bir saat dilimi gibidir. Onun için dikkatli olmak gerekiyor, akıllı ve güçlü olmak gerekiyor. Bugün bile potansiyelimizi çok az kullanan bir ülkeyiz, her manada. Turizme bakalım mesela, en canlı dönemde Türkiye’ye 30 milyon turist gelmiş. Aslında bu kadar zengin kültüre sahipken, senede 150 milyon turist ağırlaması gerekir.

Peki neden gelmiyor?
Tanıtımın yetersizliği, dış politika, güvenlik, algı, marka değerinin olmaması… Bu durum ticaret için de öyle. Neden Atatürk Havalimanı dünyanın en kalabalık havalimanı? Dünyanın merkezinde olduğu için. Dünya ekonomisinin merkezinde de İstanbul’un olması gerekiyor, ama bunları yaptırmak istemeyen, işine gelmeyen devletler var tabi.
Yani bahsettiğiniz bedeller mi bizi bu noktada tutan?
Bedeller şudur: Bir kere akıllı, becerikli olacaksınız. Biz akıllıyız ama ileriye dönük plan program yapmayı bilmeyen, öyle bir alışkanlığı olmayan bir ülkeyiz. İkincisi kendi tarihiyle övünüp kendi tarihini bilmeyen bir ülkeyiz çünkü bu zamana kadar hep eksik ve yanlış tarih öğrenmişiz. Oysa ki tarih bilinci, matematik ve kimya kadar önemlidir. Tarih, bir milletin hafızasıdır, belleğidir. Ben sizin hafızanızı silsem geriye ne kalır? Kukla. İçimiz bomboş, işte biz  öyle bırakılmışız. Savaşların sebeplerini ya da bize neler sağladığını bilmiyor, araştırmıyor ve öğrenmiyoruz.

ÇANAKKALE SAVAŞINI DÜŞÜNÜN…
Çanakkale Savaşını düşünün. Çanakkale Zaferi’nin ne olduğundan haberimiz yok. Şaka gibi… Ama kutlamaya gelince kutlanıyor. Çanakkale Zaferi olmasa Cumhuriyet tarihi diye bir şey olmayacaktı. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet kurulamayacaktı. Gayet basit. Çanakkale Zaferi, neden bu kadar önemli diyorum. Valla yedi düveli denize döktük, şeklinde cevap geliyor. Tamam, döktük de ne oldu, anlamı ne, neler olduğunu söyleyin bana diyorum; cevap yok.

Birincisi, Atatürk ortaya çıktı! Kendini kanıtladı bu savaşta, öncesinde ‘no name” bir askerdi. Ortaya çıkmasa başka bir yerde de çıkabilirdi belki bilemeyiz ama bu savaşta ortaya çıktı. Öyle bir anlatılır ki savaşın komutanı sanırsın, Atatürk bu savaşta yarbaydır. Onun üzerinde bir sürü komutan var, neden esamesi okunmuyor? Anafartalardaki komutan o. Sezarın hakkını sezara vereceksin ama diğerlerine de haksızlık etmeyeceksin. Orada bir sürü kahraman var. Canını vermiş insanlar var, komutanlar var. Neden onlar yok sayılıyor? Atatürk’ün değeri eksilir düşüncesiyle yapılıyor bunlar. Çok yanlış! Liman Von Sanders var 5. ordu komutanı. Atatürk’ün komutanının komutanının üstü Alman zaten. Esat Paşa var, Cevat Paşa var… Üzerinden 100 sene geçti, kimse bilmiyor. Özetle Atatürk ortaya çıktı, bu savaş vesilesiyle paşa oldu. Başarılarından ötürü Tuğgeneral oldu. Atatürk’ün kariyerinde Çanakkale Savaşı’nın önemi çoktur.

İkincisi, Kurtuluş Savaşı’nın provası oldu. Atatürk diyor ki silah arkadaşlarına ve herkese, bunları denize döktük, yine dökeriz. Emsal var çünkü, yaptık diyor. Çanakkale Zaferi’ne kadar 150-200 sene Avrupa ülkelerine karşı hiçbir başarımız yok. İlk defa kendini kanıtlıyorsun, özgüvenin yerine geliyor.

Churchill’in, sırf ‘Çanakkale’yi geçemediğimizden dolayı Birinci Dünya Savaşı 2,5 yıl uzadı’ diye bir lafı vardır. Çünkü geçseydi, hem Osmanlı Devleti’nin başkenti işgal edilerek devre dışı kalacak hem de Almanya ve Avusturya Macaristan çember içine alınacağından dolayı savaş kısa sürede İttifak Devletleri aleyhine sonuçlanacaktı. Üçüncüsü bu.

Dördüncüsü Bolşevik ihtilaline sebep olması…, yardıma çok ihtiyacı olan bir Çarlık Rusyası vardı, erzak ve cephane yardımı talep ediyor. Bir taraftan Osmanlılar diğer yandan Almanlar tutmuş, Rusya’nın yardım alabileceği tüm kanalları. Yardım alamıyor, mahvoluyor, Rusya için için kaynıyor; Bolşevik ihtilali kapıda. Çanakkale geçilseydi bu yardımı alan on binlerce Çarlık Rusyası askeri,  İngiltere ve Fransa ile birlik olup, Bolşevikleri mahvederdi. Bolşevik ihtilali o sene olmasa 10 ya da 20 sene sonra olurdu belki, bilemem ama o tarihte olması mümkün değildi. Bolşevikler, ihtilal ile başa geçtikten sonra ilk iş işgal ettikleri topraklardan geri çekilecekti. Rusya, 44 senedir elinde bulunan Doğu Anadolu vilayetlerinden tamamen çekildi. Ayrıca, Kurtuluş Savaşı döneminde para, silah ve cephane yardımında bulunup bizi destekledi.

Gidin Taksim’deki Cumhuriyet anıtına Atatürk’ün arkasında Rus generalleri görürsünüz. Atatürk’ün yanında olmalarının sebebi budur. Çanakkale Boğazı geçilse, Bolşevik ihtilali olmasa, müttefikleri Ruslara yardım etse, Türk Ordusu Anadolu’da Kurtuluş Savaşı mücadelesi verilirken ve Ankara’da sıkışmışken, Ege’den gelen Yunanlılarla Çarlık Rusyası arasında sıkışıp kalırdık. Bu arada iç ayaklanmalar da vardı. İç ayaklanmalarda verdiğimiz kayıplar birçok savaştan daha fazladır, bunu da bilmek gerekir. Düşünün o dönemde bir taraftan da Ruslar geliyorlar. Para yok, pul yok, cephane yok, bitmiş tükenmiş moralsiz bir ordu var. Bu şartlarda mümkün değil bir ülke kurulması. Bizim 10 askerimize karşı Rusların 1000 askeri var; acımadan ezerlerdi. Tarih budur. Zincirin halkaları gibi birbirine bağlıdır. İyi veya kötü, az ya da çok etkisi vardır her olayın. Bunu öğrenmek, anlamak ve ders çıkarmak gerekiyor.

BU COĞRAFYADA GÜÇLÜ VE UYANIK OLMAK GEREKİR
Bu günden sonra ne yapmak lazım?
Bilinçli olmak zorundayız. Sanayimizle, tarımımızla, her şeyimizle ciddi şekilde dimdik ayakta duruyor olmamız gerekiyor. Askeri açıdan da güçlü olmak zorundayız. Malum büyük balık küçük balığı her zaman yer. Gerçek budur. Hele ki bu coğrafyada yaşıyorsak bilhassa güçlü olmak zorundayız. Aklımıza gelen her konuda, ama özellikle ekonomi, bilim, sanat, savunma, sağlık vb. alanlarda yapıcı, yaratıcı, güçlü ve uyanık olmak zorundayız. Plan program dahilinde çalışma kültürünü edinmeli, koordinasyon ve dayanışma bilincimizi arttırmalıyız. Sen balık tutma, ben sana balık veririm diyenlere kulak asmadan, her alanda kendimizi ve ülkemizi geliştirmeliyiz.