Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

Mekânın Zamanda Yolculuğu: Yapının Dönüşümü

Selda Kaya Kapancık

Zaman akarken mekanların aynı kalacağını düşünmek, özellikle İstanbul gibi değişime çaresizce açık olan bir şehirde, çocukça bir düş olurdu. Yapıların zamana ayak uydururken ruhlarından feragat etmediklerini görmek ise bir yetişkin tesellisi olabilir. Ancak Mimar Nevzat Sayın’ın dediği gibi miadını dolduran şey yapı değil işlevlerse, hayat mekanlar için hala devam ediyor demektir.

Çoğu insan değişime ayak uydurmakta zorlandığını düşünür. Ama insanlık tarihine baktığımızda sürekli bir değişim içinde olduğunu ve insanın kendiyle birlikte çevresini de geliştirdiğini ve dönüştürdüğünü görürüz.

Başta sadece barınma olarak başlayan kapalı alan ihtiyacı da bu dönüşümlerle birlikte farklılaşır. İnsanlar arasında ticaretin başlaması çarşıları, buhar gücüyle çalışan makinelerin icadı ise fabrikaları doğurur. Farklı coğrafyalarda 18. ve 19. yüzyılda başlayan makineleşmiş endüstri daha geç bir dönemde olsa da Türkiye’ye yansımış ve başta İstanbul olmak üzere birçok fabrika kent çevresinde yerini almıştır.

Öncesinde sadece silah ve dokuma atölyeleri olarak var olan üretim yerleri, zamanla farklı alanlar üzerine kurulmuş fabrikalar olarak büyür. Eyüp’te iplik bükme fabrikası, Beykoz’da tabakhane ve çizme fabrikası devlet eliyle başlayan işletmeler olur, devamında ise özel işletmelere ait olan un, makarna, bira gibi üretimi olan fabrikalar farklı yerlerde kurulur.

Çoğu Beykoz, Haliç, Marmara kıyıları ve İzmit’te yer alan bu ilk dönem fabrikaların yapımında genellikle tuğla ve kagir kullanılır. Batılı mimar ve mühendislerin uzmanlığından faydalanılarak hayata geçirilen fabrikaların mimari tarzı da Avrupa’dakilerle benzerlik gösterir.

Günümüzde işlevini yetirmiş olan bu fabrikalar ve beraberindeki sanayi yapılarının birçoğu ya yok olmayı bekliyor ya da tamamen yok olmuş. Az sayıdaki şanslı yapı ise kentin yeni ihtiyaçlarına cevap vermek üzere yeniden kurgulanarak yaşayan mekanlar arasında yerini almış. Bugün bir üniversite yerleşkesine ev sahipliği yapan Silahtarağa Elektrik Santrali, kültür sanat ve yeme içme merkezi olarak hizmet veren Bomonti Bira Fabrikası, film platosu olarak kullanılan Beykoz Kundura Fabrikası, fuar ve kongre merkezi Feshane, reklam ajansı olan Kasımpaşa Tuz Ambarı, tiyatro sahnesi olarak kullanılan Üsküdar Tütün Deposu farklı işlevler kazanarak varlıklarını koruyan yapılardan bazıları.

Biz de Emre Arolat ve Han Tümertekin’le birlikte Silahtarağa Elektirik Santralini bir sanat, kültür ve eğitim kompleksi olan Santralİstanbul’a dönüştüren mimar Nevzat Sayın ile mekânın dönüşerek yaşaması üzerine konuştuk.

Silahtarağa Elektrik Santrali Santralİstanbul

Mumlar, fenerler, kandiller… Çok değil, yüz elli yıl önce aydınlanmanın temel gereçleri onlardı. Gündüzün ışıltısı akşam olunca yerini evlerde mumlara, sokaklarda kandillere, gezintiye çıkanlarda ise fenerlere bırakırdı. Avrupa’da dönemin en önemli buluşu sayılan elektrik, uzun süredir kullanılmasına rağmen Osmanlı’ya gelişi zaman alır. Havagazı ile aydınlatma beklentileri karşılayamadığında uzun süredir üzerinde düşünülen elektriğin kullanılmasına karar verilir.

Doğal bir liman olan Haliç, su ulaşımı ve kent merkezine yakın olması gibi özellikleri ile elektrik üretim tesisi için biçilmiş kaftan olur. Hemen çalışmalar başlar ve 1914 yılında İstanbul Silahtarağa ElektrikSantrali’ne kavuşur.

1914’de yabancı sermaye ile açılan Silahtarağa Elektrik Santrali havagazı dağıtım şirketi gazhaneler ile aynı kaderi paylaşır. İşçilerin günde üç vardiya ile çalıştığı, makine seslerinin hiç susmadığı santral önce millileştirilir, sonra Etibank’a devredilerek devletleştirilir.

Ancak 1983’e gelindiğinde altmış dokuz yıllık ömrü, kepenklerinin kapatılmasıyla son bulur. Bu tarihten sonra yirmi bir yıl kullanılmayan santral binası, 2004 yılında Bilgi Üniversitesi’ne tahsis edilir ve bir dönüşüm süreci başlar.

HAYAT KISA AMA MİMARLIK UZUN

Silahtarağa Elektrik Santrali bir endüstri kompleksi olarak miadını doldurduktan uzun süre sonra Santralİstanbul adıyla bir sanat, kültür ve eğitim kompleksine dönüştürüldü. Bu projenin mimarlarından biri olarak dönüşüm sürecini anlatabilir misiniz? İhtiyaçlar ve buna yönelik çözümler nasıl belirlendi?

Nevzat Sayın: Evet, miadını doldurmuştu ama miadını dolduran şey aslında işlevdi. Hayat kısa ama mimarlık uzun; yeni bir işlevle daha uzun zaman aynı yapılar ayakta duracak diye geçmişti aklımdan. 1910 yılında kurulmuş ve son yapısı 1947 yılında yapılana kadar yeni yapıların eklenmesiyle kapasitesi artırılmış olan Silahtarağa Santrali, Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk elektrik santraliydi. İlk kez 1986 yılında bu kampüsü gördüğümde Seyfi Arkan projesi olan son yapı üretimdeydi ama o yıl faaliyetine son verdi ve bütün kampüs işlevsiz bir halde yirmi yıl geçirdi.

Bu endüstri alanının bir üniversite yerleşkesine dönüştürülmesi için çalışmak üzere tekrar karşılaştığımda, yirmi yılın bütün kampüsü büyük bir hurdaya dönüştürdüğünü gördüm. Çok etkileyiciydi ve en etkileyici yanı hüzünlü olmasıydı. 120.000 metrekarelik arazi içindeki yapılarla birlikte yeni hayatı için dönüştürülmeyi bekliyordu.

O gün tanımlanan kapasiteyle düşündüğümüzde bir üniversite kampüsü için yeterince yer vardı. Dahası kentin bu kadar içinde ve bu kadar derin geçmişi olan yerin harika bir kampüse dönüşeceğinden hiç kuşkum yoktu. En kritik meselelerden biri bunca zaman oluşmuş ve bir patineye dönüşmüş olan hüznün nasıl korunacağıydı… İyi bir işverene sahip olduğumuz için ihtiyaçlar ve aşamalar konusu kolaylıkla çözüldü. Buna bağlı olarak mimari kararlar ve devamında da mühendislik kararları verilip projeye dönüştürülebildi.

“ESKİ YAPIYI VE İŞLEVİNİ HATIRLATACAK OLAN EKİPMANLARI KORUMAYI BECEREBİLDİK”

Bir mimar olarak bu tipte dönüşüm projelerini yapmak ile tamamen yeni bir yapı   tasarlamak arasındaki farklar neler? Yapının tarihi ve işlevi mimari tasarının oluşmasına nasıl etki eder?

İşin doğrusu esasa dair çok önemli bir fark yok. Arsanın konumu gibi, yön ve topoğrafya gibi bu da verilerden biri. Belki şu söylenebilir; sizden önce geçmişi ve kendi tarihi olan şeylerle karşılaşmak, tarihini sizin oluşturduğunuz şeylerle karşılaşmaktan fazlaca bir dikkat gerektiriyor. Bulduğunuz yapının bulduğunuz halini anlamak ve anladıklarınızı anlamlandırmak, sınırlarınızı tanımlamak açısından çok önemli. Her şeyi bilemeyeceğiniz için niyetinizi oluşturmadan önce ve oluşturduktan sonra danışmanlarla çalışmak, olabildiğince çok bilgiye sahip olmak yapacağınız müdahaleler için önemli verilere ulaşmanızı sağlıyor. Yapının geçmişi ile yapının şimdiki zamanı arasındaki işlev farkı dönüştürmeler konusunda yeni bir yapı yapmaya oranla çok daha farklı yapmanızı gerektiriyor ve yapıların farklı katmanları oluyor.

Burada da öyle oldu; bir elektrik santralinin kazan dairesiyle bir mimarlık fakültesinin stüdyolarının ortak paydası ne olabilir ki? Ortada böyle bir yapı ve böyle bir dönüştürme olmasaydı hiç aklımıza gelmeyecek olan bir soru bu çalışmada aklımızdan hiç çıkmadı. Bu soruya verdiğimiz cevaplarla eski yapıyı ve işlevini hatırlatacak olan ekipmanları korumayı becerebildik.

Bugün mimarlık eğitimi için iyi bir mekân olmasının yanı sıra meraklı biri için eskinin izlerini de açıklıkla sergileyen bir yapı yapabilmeyi bu dikkatimiz sayesinde elde ettik. Ve bu anlayışı bütün yerleşkeye yayabildik.

YAPIYI DÖNÜŞTÜRÜRKEN NİTELİKLİ HALE GETİRMEK VE YENİDEN İŞLEVLENDİRMEK

Fabrikalar gibi endüstri yapılarının dönüştürülerek zamanın ihtiyaçlarına göre yeni işlevler kazanması üzerine ne düşünüyorsunuz?

Az önce söylediğim gibi hayat kısa ama mimarlık uzun… İyi yapılmış ve geleceğe kalmasını önemsediğimiz yapıların içinde iyi kotarılmış endüstri yapıları da var. Ve endüstri alanları ilk kurgulandıklarında şehir dışında olsalar bile, zamanla şehir içinde kalıyorlar. Şehir içinde kalan bu büyük alanların ve bu alanlar içindeki nitelikli yapıların korunması, işlevleri değiştirilerek yeniden kullanılır hale getirilmesi çok önemli. Geçmişte olanları korumak hayatımızı anlamlı kılmanın yollarından biri diye düşünüyorum; özellikle bizim gibi korumaya meraklı olmayan toplumlarda iyiden iyiye gerekli. Nitelikli olmayan yapıların da nitelikli hale dönüştürülerek yeniden işlevlendirilmesi ayrıca düşünülmesi gereken bir konu. Oldukça kötü bir yapı stoğuna sahip olan Türkiye’de bu da başka bir boyut. Kötü yapıları yıkıp, molozlarını da denize atarak bu konuyu çözemeyeceğimize göre daha anlamlı bir yol bulmalıyız. Yeniden işlevlendirerek dönüştürüp kullanmak da bu yollardan biri, muhtemelen en gereklisi. Bu yüzden endüstri yapılarının dönüştürülerek kullanılması hem nitelikli yapıların kısmen korunarak da olsa kalıcılıkları konusunda hem de niteliksiz yapıların iyileştirilmesi konusunda çok önemli bir mimari çözüm.